COP31’e Doğru İklim Hedefleri Nasıl Gerçeğe Dönüşecek?
COP31’e geri sayım sürerken Paranın Yönü olarak sektör temsilcileri, akademisyenler ve uzmanlarla Türkiye’nin yeşil dönüşüm sürecini ve zirveden beklentileri ele aldık. İklim finansmanından enerjiye, sanayiden tarım ve sigortacılığa kadar farklı alanlarda iklim hedeflerinin hayata geçirilmesi için atılması beklenen adımları, fırsatları ve riskleri mercek altına aldık.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP), 31’inci kez düzenlenecek. Türkiye’nin ilk kez ev sahipliği yapacağı COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek. Zirvede iklim taahhütlerinin somut uygulamalara dönüştürülmesi, iklim finansmanı, emisyonların azaltılması, temiz enerjiye geçiş ve yeşil sanayileşme başlıklarının öne çıkması bekleniyor.
İlk kez 1995’te Berlin’de toplanan COP (Conference of the Parties- Taraflar Konferansı), ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadeleye ilişkin taahhütlerini müzakere ettiği platform oldu. Peki, COP zirvelerinin tarihinde önemli dönüm noktaları neler oldu? 1997’de Kyoto Protokolü ile gelişmiş ülkelere bağlayıcı emisyon azaltım hedefleri getirildi. 2015 Paris Anlaşması’nda sıcaklık artışını 2 derecenin oldukça altında tutma ve 1,5 dereceyle sınırlandırma çabası benimsendi. COP27’de kayıp ve zarar fonu kurulması kararlaştırıldı; COP28’de fosil yakıtlardan uzaklaşma ve yenilenebilir enerji kapasitesini 2030’a kadar üç katına çıkarma çağrısı yapıldı. COP29’da gelişmekte olan ülkeler için yıllık iklim finansmanı hedefi 2035’e kadar 300 milyar dolara yükseltildi. COP30’da uyum finansmanı öne çıkarken fosil yakıtlardan çıkış yol haritasında uzlaşı sağlanamadı.
COP31 öncesi sektörler ne bekliyor?
COP31 öncesinde Paranın Yönü olarak sektör temsilcileri, akademisyenler ve uzmanlarla yeşil dönüşümün finansman, enerji, sanayi, tarım ve sigortacılık boyutlarını konuştuk. Sıfır Atık Vakfı Başkanı ve COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu Samed Ağırbaş, İstanbul’u küresel ölçekte sıfır atık başkenti yapma hedefini anlattı. EKONOMİ Gazetesi Koordinatörü ve Sürdürülebilirlik Editörü Didem Eryar Ünlü, iklim hedeflerinin finansman planlarına dönüşmesi gerektiğine dikkat çekti. Boğaziçi Üniversitesi İklimBU Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz, önlem almanın maliyetinin almamaktan düşük olduğunu vurguladı. FAO Türkiye Temsilci Yardımcısı Dr. Ayşegül Selışık, COP31 kararlarının başarısının çiftçinin tarlasında ölçüleceğini söylerken; Özyeğin Üniversitesi Dekanı Prof. Dr. Gökhan Özertan, iklim kriziyle birlikte gıda enflasyonunun sorun olmayı sürdüreceğini belirtti. OSD Başkanı Cengiz Eroldu, yeşil dönüşümün sanayinin rekabet gücünü desteklemesi gerektiğini ifade ederken; Garanti BBVA Genel Müdür Yardımcısı Cemal Onaran, bankaların rolünün finansmanla sınırlı kalmamasını istedi. TSB Başkanı Ahmet Yaşar, iklim risklerini yönetme kapasitesinin ülkelerin rekabet gücünü belirleyeceğini kaydetti. ASD Başkanı Zeki Sarıbekir, döngüsel ekonomiye geçişin sektörün geleceğini belirleyeceğini vurgularken; Aydem Enerji CEO’su Serdar Marangoz, kömür santrallerinin dönüşümü için yol haritası beklentisini dile getirdi.

Sıfır Atık Vakfı Başkanı ve COP31 Yüksek Düzeyli İklim Şampiyonu Samed Ağırbaş:
İstanbul’u küresel ölçekte Sıfır Atık Başkenti hâline getirmek istiyoruz
• Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, Sıfır Atık hareketinin uluslararası alandaki etkisini nasıl güçlendirebilir? Zirveden hangi somut sonuçların çıkmasını bekliyorsunuz?
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, Sıfır Atık Hareketi’nin uluslararası ölçekte daha güçlü bir etki oluşturması ve küresel iklim eylemine somut katkılar sunması açısından çok önemli bir fırsat. Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin vizyonu ve himayelerinde 2017 yılında başlayan Sıfır Atık Hareketi, bugün Türkiye sınırlarını aşarak küresel bir dönüşümün parçası hâline geldi. COP31’i de bu birikimi uluslararası iş birlikleriyle güçlendirecek önemli bir platform olarak görüyoruz.
COP31’de önceliğimiz, iklim hedeflerini somut uygulamalarla buluşturmak olacak. Sıfır atık ve döngüsel ekonomi uygulamalarının iklim eylemiyle daha güçlü biçimde bütünleşmesini, özel sektörün ve finans kuruluşlarının bu dönüşüme daha fazla katkı sunmasını önemsiyoruz. Zirveden beklentimiz, bu alanlarda uygulanabilir projelerin, güçlü uluslararası ortaklıkların ve sürdürülebilir finansman mekanizmalarının geliştirilmesi. COP31’in ardından da devam eden, finansmanı somut yatırımlara dönüştüren ve kalıcı sonuçlar üreten bir iş birliği zemini oluşturmayı hedefliyoruz.
• Sıfır Atık yaklaşımının Türkiye ekonomisine sağladığı katkıları nasıl değerlendiriyorsunuz? Atıkların ekonomiye kazandırılmasıyla elde edilen tasarruf ve ekonomik değerin büyüklüğü nedir?
Sıfır Atık yaklaşımını, çevresel kazanımları ekonomik değerle buluşturan ve Türkiye’nin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine doğrudan katkı sağlayan stratejik bir dönüşüm olarak değerlendiriyorum. Atıkları yalnızca bertaraf edilmesi gereken unsurlar olarak değil, doğru yönetildiğinde yeniden üretime kazandırılabilecek kaynaklar ve ham maddeler olarak ele almalıyız.
Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin öncülüğünde 2017 yılında başlatılan Sıfır Atık Hareketi’nin bugün ulaştığı nokta, bu anlayışın somut sonuçlarını ortaya koyuyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığımızın açıkladığı verilere göre, 2017-2025 döneminde yaklaşık 90 milyon ton geri kazanılabilir atık ekonomiye kazandırıldı ve ülke ekonomisine yaklaşık 365 milyar liralık katkı sağlandı. Geri kazanım oranımızın 2017’de yüzde 13 seviyesinden 2025 yılı itibarıyla yüzde 37,53’e yükselmesi de bu alanda kaydettiğimiz ilerlemenin önemli göstergelerinden biri.
Önümüzdeki dönemde geri kazanım oranımızı 2035 yılına kadar yüzde 60’a yükseltme hedefi doğrultusunda çalışmalarımızı güçlendirmemiz gerekiyor. Hedefimiz, çevresel sorumluluğu ekonomik fırsata dönüştüren bu anlayışı Türkiye’de ve uluslararası ölçekte daha da yaygınlaştırmak.
• Türkiye’de döngüsel ekonomiye geçiş için hangi yatırımlara öncelik verilmeli? Atık yönetimi, geri dönüşüm ve kaynak verimliliği alanlarında özel sektörün yatırım potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin döngüsel ekonomiye geçişini, kaynaklarımızı daha verimli kullandığımız, atığı ekonomik değere dönüştürdüğümüz ve üretim süreçlerimizi daha sürdürülebilir hâle getirdiğimiz kapsamlı bir dönüşüm olarak ele almalıyız. Atıkların kaynağında ayrı toplanması, modern ayrıştırma ve geri dönüşüm tesislerinin geliştirilmesi, geri kazanılmış ham maddelerin kalitesinin artırılması ve sanayide kullanımının yaygınlaştırılması öncelikli yatırım alanlarımız arasında yer alıyor.
Özel sektörün bu alandaki yatırım potansiyelini, çevresel kazanımlarla ekonomik fırsatları bir araya getirmesi bakımından önemli görüyorum. Ancak bu potansiyelin hayata geçirilmesi için yatırımcıların finansmana erişiminin kolaylaştırılması, öngörülebilir bir yatırım ortamının oluşturulması ve geri kazanılmış ham maddeler için güçlü, istikrarlı bir pazarın geliştirilmesi gerekiyor.
COP31 sürecinde de iklim hedeflerinin somut projelere ve yatırımlara dönüşmesi temel önceliklerimizden biri. COP31 sürecinde Birleşmiş Milletler Türkiye ve UN Global Compact Türkiye ile birlikte düzenlediğimiz özel sektör istişare toplantılarında iş dünyasının iklim eylemine katılımını, döngüsel ekonomi fırsatlarını ve uygulanabilir iş birliği modellerini ele aldık. Bizim yaklaşımımız, daha az üretmek değil; kaynakları daha akıllı kullanarak daha fazla değer üretmek.
• Sıfır Atık Vakfı’nın COP31 sürecindeki öncelikleri ve planladığı çalışmalar neler? Türkiye’nin sıfır atık ve döngüsel ekonomi alanında küresel bir merkez haline gelmesi için nasıl bir yol haritası öngörüyorsunuz?
Sıfır Atık Vakfı olarak COP31 sürecini, Türkiye’nin sıfır atık alanında yıllar içerisinde edindiği deneyimi küresel iklim eylemiyle buluşturmak ve bu birikimi kalıcı uluslararası iş birliklerine dönüştürmek için önemli bir fırsat olarak görüyoruz. Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin vizyonu ve himayelerinde gelişen Sıfır Atık Hareketi’nin uluslararası etkisini güçlendirmeyi hedefliyoruz. Bu doğrultuda, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanımız ve COP31 Başkanı Sayın Murat Kurum’un liderliğinde yürütülen hazırlık sürecini destekleyen çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Önceliklerimizin başında, sıfır atık ve döngüsel ekonomi yaklaşımının iklim eyleminin ayrılmaz bir parçası hâline gelmesi geliyor. Haziran 2026’da İstanbul’da gerçekleştirdiğimiz Sıfır Atık Forumu kapsamında duyurduğumuz Küresel Sıfır Atık Bölgeleri Girişimi de uluslararası çalışmalarımızın önemli bir ayağını oluşturuyor.
Hedefimiz, İstanbul’u küresel ölçekte Sıfır Atık Başkenti hâline getirmek. Bu potansiyeli değerlendirmek amacıyla 1–7 Haziran 2026 tarihleri arasında İstanbul Valiliği himayelerinde İstanbul Sıfır Atık Haftası’nı gerçekleştirdik. 5–7 Haziran tarihlerinde düzenlenen Sıfır Atık Forumu ile farklı ülkelerden, uluslararası kuruluşlardan, yerel yönetimlerden, akademiden ve özel sektörden paydaşları İstanbul’da buluşturduk. VakıfBank ile geliştirdiğimiz finansman iş birliği ve DEİK ile yürüttüğümüz özel sektör odaklı çalışmalar da bu dönüşümün ekonomik ayağını güçlendiriyor.

EKONOMİ Gazetesi Koordinatörü ve Sürdürülebilirlik Editörü Didem Eryar Ünlü:
Antalya’dan beklenen sonuç: İklim hedefleri finansman planına dönüşsün
İklim krizinin ekonomik maliyetini her geçen gün daha ağır ödüyoruz. Kuraklık, seller, aşırı sıcaklar, üretim kayıpları, artan gıda fiyatları, enerji güvenliği ve bozulan tedarik zincirleri… Bütün bunlar artık geleceğe ilişkin risk senaryoları olmaktan çıktı. Şirketlerin bilançolarında, ülkelerin bütçelerinde, hanelerin günlük yaşamında karşılık buluyor. Buna rağmen iklim müzakerelerinde yıllardır aynı çelişkiyle karşı karşıyayız. Hedefler büyüyor, taahhütler çoğalıyor, finansman ihtiyacı artıyor. Ancak kaynakların harekete geçme hızı, dönüşümün gerektirdiği hızın gerisinde kalıyor. 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek COP31, tam da bu nedenle kritik bir eşik.
Paris Anlaşması’nın kabulünden bu yana geçen on yılı geride bıraktık. Artık ne yapılması gerektiğini büyük ölçüde biliyoruz. Yenilenebilir enerji kapasitesini artırmak, fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak, sanayiyi karbonsuzlaştırmak, kentleri ve tarımı iklim krizine karşı dayanıklı hale getirmek gerekiyor.
Asıl mesele, bütün bunların nasıl finanse edileceği. Çünkü iklim krizinin çözümünde belirleyici soru giderek daha fazla paranın yönüyle ilgili. Sermaye nereye akıyor? Hangi yatırımlar öncelik kazanıyor? Riskleri kim üstleniyor? Dönüşümün maliyetini kim ödüyor?
• Para var, peki neden dönüşüm yavaş?
Küresel ölçekte iklim hedeflerine ulaşmak için 2030 yılına kadar her yıl yaklaşık 6,3-6,7 trilyon dolarlık yatırıma ihtiyaç duyulduğu hesaplanıyor. Buna karşılık mevcut iklim finansmanı yaklaşık 2 trilyon dolar düzeyinde.
Aradaki fark, küresel ekonominin önündeki en önemli yatırım açıklarından birini oluşturuyor. Ancak mesele kaynak miktarıyla sınırlı değil.
Bir tarafta sürdürülebilir yatırımlara yönelmek isteyen uluslararası sermaye, diğer tarafta finansman arayan ülkeler ve şirketler var. Bu iki tarafın buluşmasını engelleyen unsurlar arasında yüksek finansman maliyetleri, düzenleyici belirsizlikler, yatırım riskleri ve yeterince hazırlanmamış projeler öne çıkıyor. Özellikle gelişmekte olan ekonomilerde bu tablo çok daha belirgin. İklim krizinden en fazla etkilenen ülkeler, dönüşüm için ihtiyaç duydukları finansmana en zor koşullarda ulaşabiliyor.
Antalya’nın en önemli sınavı: Uygulama
Türkiye’nin COP31 Başkanlığı kapsamında gündeme taşıdığı İklim Uygulama Köprüsü (BRIDGE) girişimini bu açıdan önemli. Girişimin amacı, ülkelerin ulusal iklim hedeflerini finansmana hazır proje portföylerine dönüştürmek. Başka bir ifadeyle, iklim diplomasisi ile yatırım dünyası arasındaki mesafeyi kısaltmak.
Bunun için kalkınma bankalarının, uluslararası finans kuruluşlarının, özel sermayenin, kamu kurumlarının ve reel sektörün aynı hedef doğrultusunda hareket etmesi gerekiyor. Özellikle kamu kaynaklarının özel yatırımları harekete geçirecek biçimde kullanılması, risk paylaşım mekanizmalarının geliştirilmesi ve uzun vadeli, uygun maliyetli finansmana erişimin kolaylaştırılması önem taşıyor.
Ancak burada önemli bir ayrım var. İklim finansmanının başarısını açıklanan fonların büyüklüğüyle ölçemeyiz. Asıl bakmamız gereken, bu kaynakların ne kadarının gerçek yatırımlara dönüştüğü ve nasıl bir etki yarattığı.
Antalya’dan beklenen sonuç da bu: Açıklanan taahhütlerin somut projelere, projelerin finansmana, finansmanın ölçülebilir dönüşüme ulaşması.
Türkiye için mesele rekabet gücü
COP31’in Türkiye açısından taşıdığı anlamı küresel iklim diplomasisinin ötesinde değerlendirmek gerekiyor. Avrupa Birliği’nin karbon düzenlemeleri, değişen tedarik zincirleri, enerji maliyetleri ve uluslararası finans kuruluşlarının beklentileri, Türkiye’de üretim yapan şirketlerin yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor. Özellikle ihracatçı sanayi açısından düşük karbonlu üretime geçiş, pazar payını korumanın ve rekabet gücünü artırmanın temel koşullarından biri haline geliyor.
Finansmanın yönü geleceği belirleyecek
Bu nedenle COP31’in başarı ölçütlerinden biri de finansmanın hangi alanlara yönlendirildiği olacak.
Temiz enerji ve elektrifikasyon, sanayinin dönüşümü, enerji verimliliği, su güvenliği, dirençli kentler ve sürdürülebilir tarım öncelikli yatırım alanları arasında. Ancak iklim değişikliğine uyum yatırımlarının da hak ettiği finansmanı alması gerekiyor.
Bugün bir sel felaketinden sonra hasarı karşılamak için harcanan kaynaklarla, o felaketin etkilerini azaltmak için önceden yapılacak yatırımlar arasında büyük bir ekonomik fark var. Dayanıklılığa ayrılan finansmanı bir maliyet kalemi olarak görmeye devam edersek, gelecekte çok daha yüksek bedeller ödeyeceğiz.
Adil dönüşüm de finansman kararlarının merkezinde yer almalı. Yeni yatırımların istihdam, bölgesel kalkınma ve gelir dağılımı üzerindeki etkilerini hesaba katmadan kalıcı bir dönüşüm sağlamak mümkün değil.
Antalya’nın küresel Kuzey ile Güney arasında kurmayı hedeflediği köprü, bu nedenle gerçek bir anlam taşıyor. Finansmana erişimdeki eşitsizlikleri azaltacak, gelişmekte olan ülkelerin yatırım kapasitesini güçlendirecek sonuçlara ihtiyacımız var.
Antalya’dan geriye ne kalacak?
Yıllardır iklim zirvelerini izliyorum. Her zirvenin kendine özgü bir gündemi, siyasi dengeleri ve beklentileri oluyor. Ancak geriye dönüp baktığımızda asıl farkı yaratanın, müzakere salonlarında verilen sözlerin sonraki yıllarda ne kadar hayata geçirildiği olduğunu görüyoruz. COP31 için de aynı ölçüt geçerli olacak. Antalya’dan geriye kalan, verilen sözlerin uzun bir listesi olmamalı. Finansmana kavuşmuş yatırımlar, dönüşmeye başlamış üretim modelleri ve iklim krizine karşı güçlenmiş ekonomiler olmalı.

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi (İklimBU) Müdürü Prof. Dr. Levent Kurnaz:
Önlem almanın maliyeti, almamanın maliyetinden çok daha düşük
• Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapmasını iklim kriziyle mücadele açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Zirvenin Türkiye ve dünya için somut sonuçlar üretmesi adına hangi adımlar atılmalı?
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, bence bir prestij meselesinden çok bir sorumluluk meselesi. Türkiye, ne Avrupa Birliği üyesi ne de gelişmekte olan ülkeler grubunun bir parçası; ancak hem Akdeniz’de iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerden biri hem de Küresel Güney ile güçlü bağlara sahip. Bu konum, Türkiye’ye taraflar arasında köprü kurma şansı veriyor.
Somut sonuç için üç şey önemli. Birincisi, uyum ve korunma gündemi, emisyon azaltımıyla birlikte aynı ağırlıkta ele alınmalı. İkincisi, kuraklık ve su güvenliği, Akdeniz havzası için zirvenin ana başlıklarından biri hâline getirilmeli. Üçüncüsü, Türkiye kendi ev ödevini zirveden önce masaya koymalı: inandırıcı bir emisyon azaltım takvimi, kömürden çıkış için açık bir yol haritası ve uyum için ayrılmış gerçek bir bütçe. Ev sahibi ülke örnek olduğunda müzakerelerde sözü daha çok dinlenir.
• Artan sıcaklıklar, kuraklık ve aşırı hava olayları Türkiye ekonomisini nasıl etkiliyor? Önümüzdeki 5–10 yılda hangi sektörlerin daha büyük risklerle karşılaşmasını bekliyorsunuz?
Etkiyi artık öngörülerde değil, istatistiklerde görüyoruz. 2025 iyi bir örnek: 1 Ekim 2024 ile 31 Mart 2025 arasında Türkiye son 65 yılın en düşük yağışını aldı, nisanda da ağır bir zirai don yaşandı. Sonuçta tahıl üretimi yüzde 12,3 azalarak 34,2 milyon tona, buğday ise yüzde 13,7 azalarak 17,9 milyon tona geriledi. Meyve, içecek ve baharat bitkilerindeki düşüş yüzde 30,9 oldu. Malatya’da kayısı rekoltesinin 750 bin tondan 10 bin tona inmesi bekleniyordu. Bu kayıplar doğrudan gıda fiyatlarına, ihracata ve çiftçinin borcuna yansıyor.
Önümüzdeki 5–10 yılda en büyük riski tarım ve gıdada kuraklık, don ve sulama suyu sıkıntısı; su ve enerjide hidroelektrik üretiminde düşüş ve artan elektrik talebi; turizmde aşırı sıcaklar ve orman yangınları; inşaat ve açık havada çalışılan işlerde iş gücü veriminin düşmesi olarak görüyorum. Sanayi ve ihracatta çelik, çimento, alüminyum ve gübre gibi sektörler, AB’nin karbon düzenlemesi nedeniyle rekabet gücü kaybı riskiyle karşı karşıya. Sigorta ve finansta ise artan hasarlar, sigortalanamayan bölgeler ve kredi riskleri öne çıkıyor.
• İklim değişikliğinin Türkiye ekonomisine maliyetini nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerekli önlemlerin alınmaması durumunda üretim, istihdam ve büyüme üzerinde nasıl sonuçlar ortaya çıkabilir?
Dünya Bankası’na göre, önlem alınmazsa sıcaklık stresine bağlı iş gücü verimliliği kayıpları 2050’ye kadar millî gelirin yüzde 2 ila 6’sına ulaşabilir. “Ataletin Bedeli” çalışması ise millî gelirde yüzde 9,8 ila 26,8 arasında birikimli kayıp öngörüyor. En kötü senaryoda 2050’de kişi başına gelirdeki düşüş yüzde 50’ye çıkabiliyor. Kırsalda üretim ve istihdam kaybı, göç, yüksek gıda fiyatları, artan sağlık harcamaları ve bütçe baskısı yaşanabilir. Ancak önlem almanın maliyeti çok daha düşük. Basınçlı sulama, suyu verimli kullanan tarım, kendi enerjisini üreten işletmeler ve şehirleri sıcağa hazırlayan planlama kayıpları azaltır, yeni iş alanları yaratır.

Dr. Ayşegül Selışık Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Türkiye Temsilci Yardımcısı:
COP31’de alınacak kararların başarısı çiftçinin tarlasında ölçülecek
• Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, tarım ve gıda sistemlerinin iklim değişikliğine uyumu açısından hangi fırsatları yaratabilir? FAO olarak zirveden beklentileriniz neler?
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, tarım ve gıda sistemlerinin iklim müzakerelerindeki görünürlüğünü artırmak açısından önemli bir fırsat. İklim değişikliği ile gıda güvenliği artık birbirinden ayrı düşünülemez. Tarım-gıda sistemleri küresel emisyonların yaklaşık üçte birini oluştururken iklim değişikliğinden en fazla etkilenen sektörler arasında yer alıyor. Türkiye, yaklaşık 38,6 milyon hektarlık tarım alanıyla stratejik bir konumda.
FAO olarak önceliklerimiz; tarım ve gıda sistemlerinin iklim politikalarının merkezine alınması, uyum finansmanının artırılması ve yenilikçi teknolojilerin çiftçilere ulaştırılması. Konya, Gediz ve Akarçay havzalarındaki projelerimizle su verimliliğini artırmak, kuraklığa dayanıklı tarımı yaygınlaştırmak ve çiftçilerin iklim değişikliğine uyumunu güçlendirmek için çalışıyoruz. Akıllı ve damla sulama sistemleri ile çiftçi eğitimlerinden edindiğimiz deneyimler, iklim uyumu ile ekonomik verimliliğin birlikte sağlanabileceğini gösteriyor.
COP31’den beklentimiz, taahhütlerin somut yatırımlara dönüşmesi ve iklim finansmanına erişimin kolaylaştırılması. Antalya’da alınacak kararların başarısı, çiftçinin tarlasındaki etkisinde ölçülecektir.
• Artan kuraklık, su kıtlığı ve aşırı hava olayları Türkiye’de tarımsal üretimi ve gıda güvenliğini nasıl etkiliyor? İklim değişikliği gıda enflasyonunu kalıcı bir sorun haline getirebilir mi?
İklim değişikliği artık geleceğe ilişkin bir risk değil, tarımsal üretimin günlük gerçeği. Kuraklık, düzensiz yağışlar, aşırı sıcaklıklar, seller ve don olayları üretimi ve ürün kalitesini doğrudan etkiliyor. En büyük baskı su kaynaklarında hissediliyor.
FAO verilerine göre kuraklığın doğrudan etkilerinin yaklaşık yüzde 80’i tarımda yaşanıyor. Bu nedenle birim üretim başına kullanılan su ve enerjiye odaklanmalıyız. İklim kaynaklı şoklar üretim istikrarını zayıflatırken verim kayıpları ve tedarik zincirindeki aksaklıklar arzı baskılıyor.
FAO analizlerine göre, düşük ve orta gelirli ülkelerde afet kaynaklı tarımsal kayıpların yaklaşık üçte biri kuraklıktan kaynaklanıyor. İklim değişikliği gıda enflasyonu açısından yapısal bir risk hâline geliyor. Ancak enerji, gübre, lojistik maliyetleri ve döviz hareketleri de fiyatları etkiliyor. İklime dayanıklı tarıma yapılan yatırımlar, gıda arzının sürekliliğine ve fiyat istikrarına katkı sağlıyor.
• Türkiye’de iklim değişikliğine dayanıklı tarımsal üretim için hangi yatırımlara ihtiyaç var? Çiftçilerin bu dönüşümü gerçekleştirebilmesi için hangi finansman modelleri geliştirilmeli?
İklime dayanıklı tarımın temelinde suyun verimli kullanılması, toprak sağlığının korunması ve üretimin iklim risklerine karşı güçlendirilmesi yer alıyor. Modern sulama sistemleri, kuraklığa dayanıklı çeşitler, erken uyarı mekanizmaları, dijital tarım ve yenilenebilir enerji yatırımları öncelikli alanlar.
Yapay zekâ, uydu verileri ve hassas tarım uygulamaları daha az kaynakla yüksek verim sağlıyor. Ancak çiftçilerin bilgiye, teknik desteğe ve uygun finansmana erişmesi gerekiyor. Özellikle küçük aile işletmeleri için ilk yatırım maliyetleri önemli bir engel. Uzun vadeli krediler, hibeler, yeşil finansman, kamu-özel sektör ortaklıkları, hasat sonrası geri ödemeli krediler ve TARSİM’in güçlendirilmesi dönüşümü hızlandırabilir.
FAO olarak finansmanın miktarı kadar kalitesini de önemsiyoruz. Kaynaklar ihtiyaç duyan üreticilere ulaşmalı. İklime dayanıklı tarım, gıda güvenliğini ve ekonomik dayanıklılığı güçlendiren stratejik bir yatırım. Harekete geçmemenin maliyeti çok daha yüksek olabilir.

Otomotiv Sanayii Derneği (OSD) Yönetim Kurulu Başkanı Cengiz Eroldu:
Yeşil dönüşüm sanayinin rekabet gücünü de desteklemeli
• Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, otomotiv sektörünün yeşil dönüşümü açısından hangi fırsatları yaratabilir? Türk otomotiv sanayisinin bu süreçteki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapmasını, yeşil dönüşüm hedeflerimizi ve sanayi potansiyelimizi uluslararası platformda ortaya koymak açısından önemli bir fırsat olarak görüyoruz.
Türk otomotiv sanayisi, 30 yılı aşkın süredir Avrupa ile entegre bir yapıda faaliyet gösteriyor ve teknik düzenlemelere uyumlu araçlar üretiyor. Üyelerimiz elektrikli, hibrit ve içten yanmalı motor teknolojilerine yönelik yatırımlarını sürdürüyor. Yeşil dönüşümün çevresel hedeflerle birlikte rekabet gücünü de desteklemesi gerektiğini düşünüyoruz.
COP31’in üretim kabiliyetimizi, teknoloji geliştirme potansiyelimizi ve yatırım fırsatlarımızı uluslararası paydaşlarla buluşturacağına inanıyoruz.
• Küresel otomotiv sektöründe elektrikli araçlara geçiş hız kazanırken, Türkiye bu dönüşüme ne kadar hazır? Elektrikli araç üretiminde küresel rekabet gücümüzü artırmak için hangi adımlar atılmalı?
Türk otomotiv sanayisi, güçlü üretim altyapısı ve mühendislik birikimiyle elektrikli araç dönüşümüne uyum sağlama konusunda önemli bir yetkinliğe sahip. Üyelerimiz elektrikli, hibrit ve plug-in hibrit araçlar üretiyor.
Yılın ilk dokuz ayında elektrikli otomobillerin pazar payı Türkiye’de yüzde 19,3’e, AB’de yüzde 22,7’ye ulaştı. Ancak hafif ve ağır ticari araçlarda dönüşüm henüz başlangıç aşamasında. Elektrifikasyon, üretimden tedarik zincirine tüm ekosistemi dönüştürüyor. Batarya, yazılım ve güç elektroniği gibi alanların önemi artıyor.
Rekabet gücümüz için tedarik sanayisinin uyumu, Ar-Ge yatırımları, nitelikli insan kaynağı ve finansmana erişim kritik önem taşıyor. Önceliğimiz, mevcut üretim gücümüzü korurken yeni teknolojilerde daha yüksek katma değer yaratan bir yapıya dönüşmek olmalı.
• AB’nin karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik düzenlemeleri Türk otomotiv sanayisini nasıl etkiliyor? Sektörün Avrupa pazarındaki rekabet gücünü koruması için hangi yatırımlar öncelikli?
AB’nin karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik düzenlemeleri, üretim ve yatırım stratejilerimizi doğrudan etkiliyor. Avrupa Komisyonunun Aralık 2025’te açıkladığı, henüz yasalaşmamış öneri, 2035 emisyon hedeflerinde esneklik öngörüyor. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması ise demir-çelik ve alüminyum gibi girdileri kapsıyor.
Rekabet gücümüzü korumak için elektrikli araç, batarya, Ar-Ge, enerji verimliliği, yenilenebilir enerji ve düşük karbonlu malzeme yatırımları önem taşıyor. Türkiye ile AB’nin entegre otomotiv değer zinciri, AB’de yaklaşık 250 bin kişilik istihdamı destekliyor. OSD olarak OİB ve TAYSAD ile Türkiye’de üretilen araç ve komponentlerin Sanayi Hızlandırma Yasası’nın ilgili Birlik Menşei hükümleri kapsamında tanınmasını istiyoruz. Öngörülebilir politikalara ihtiyaç duyuyoruz.
• Türk otomotiv sanayisinin düşük karbonlu üretime geçişi için ne kadar yatırıma ihtiyaç var? Şirketlerin bu yatırımları finanse ederken karşılaştığı en büyük zorluklar neler?
Yeşil dönüşüm, mevcut üretim altyapısının geliştirilmesini ve yeni teknoloji yatırımlarını gerektiriyor. OSD üyeleri son 10 yılda yaklaşık 10 milyar dolar, yalnızca 2025’te 1,2 milyar dolar yatırım yaptı.
En büyük zorluklarımız yüksek finansman maliyetleri ve uzun vadeli, uygun koşullu finansmana erişim. Bu nedenle finansman ve teşvik mekanizmalarının geliştirilmesi, öngörülebilir yatırım ortamı ve rekabetçi üretim maliyetleri önem taşıyor.

Garanti BBVA Genel Müdür Yardımcısı Cemal Onaran:
Bankaların rolü yalnızca finansman sağlamakla sınırlı kalmamalı
• Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, sürdürülebilir finansman ve uluslararası yeşil sermaye akımları açısından hangi fırsatları yaratabilir? Garanti BBVA olarak zirveden beklentileriniz neler?
COP31’in Türkiye’de gerçekleşmesini, sürdürülebilir dönüşümümüzü hızlandırmak ve iklim finansmanından daha fazla pay almak açısından önemli bir fırsat olarak görüyoruz. Garanti BBVA’nın BBVA ile birlikte COP31’in Küresel Bankacılık Partneri olması, sürdürülebilirlik alanındaki kararlılığımızın bir uzantısı. BBVA’nın uluslararası deneyimini ve küresel ağını Türkiye’nin dönüşüm gündemine taşımayı hedefliyoruz.
Şirketler, yatırımcılar, kamu kurumları ve kalkınma finansmanı kuruluşları arasında yeni iş birliklerini desteklemek önceliklerimiz arasında. Garanti BBVA ve BBVA Pavilyonunu da diyalog ve iş birliği için bir buluşma noktası olarak konumlandırıyoruz. COP31’in başarısını, verilen taahhütlerin ne ölçüde hayata geçirileceği belirleyecek. Hedefimiz, Türkiye’nin dönüşüm potansiyelini uluslararası sermaye ve uzmanlıkla buluşturarak kalıcı katkı sağlamak.
• Garanti BBVA’nın sürdürülebilir finansman alanında bugüne kadar sağladığı kaynak hangi büyüklüğe ulaştı? Önümüzdeki dönemde hangi sektörlere ve projelere öncelik vermeyi planlıyorsunuz?
Garanti BBVA olarak 2018-2025 dönemi için belirlediğimiz 400 milyar TL sürdürülebilir finansman hedefini planlanandan önce tamamladık. Ardından 2018-2029 dönemi hedefimizi 3,5 trilyon TL’ye yükselttik. 2026’nın üçüncü çeyreği itibarıyla yaklaşık 1,9 trilyon TL sürdürülebilir finansman hacmine ulaştık.
Önümüzdeki dönemde yenilenebilir enerji, şebeke modernizasyonu, enerji depolama, sanayinin karbonsuzlaşması, enerji ve kaynak verimliliği ile iklim değişikliğine uyum yatırımlarına odaklanıyoruz. Tarım ve tekstil gibi su kullanımının kritik olduğu sektörlerde dayanıklılığı artıran çözümleri de önemsiyoruz.
Finansmanı geleneksel kredilerle sınırlamıyor; sürdürülebilirlikle bağlantılı finansman, sermaye piyasası araçları, türev ürünler ve risk paylaşımı mekanizmalarını da değerlendiriyoruz. Önceliğimiz, yatırımların finansmana erişimini kolaylaştırarak daha fazla projenin hayata geçirilmesini sağlamak.
• Türk sanayisinin düşük karbonlu üretime geçişinde bankaların rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle ihracatçı şirketlerin ve KOBİ’lerin dönüşümünü desteklemek için hangi finansman modellerini sunuyorsunuz?
Sürdürülebilirlik, şirketlerin yatırım, üretim, enerji maliyetleri ve rekabetçilik kararlarının bir parçası hâline geliyor. Özellikle ihracatçılar için AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) dönüşüm ihtiyacını artırıyor.
Bankaların rolünün finansman sağlamanın ötesine geçmesi gerektiğini düşünüyoruz. Garanti BBVA olarak enerji verimliliği, elektrifikasyon, yenilenebilir enerji ve düşük karbonlu üretim yatırımlarını finansman, danışmanlık ve risk yönetimi çözümleriyle destekliyoruz.
Vezirhan Çimento’nun enerji verimliliği, atık ısı geri kazanımı ve alternatif yakıt yatırımlarını sürdürülebilirlikle bağlantılı krediyle finanse ediyoruz. KOBİ’lerin ise dönüşüm yol haritası oluşturmalarını ve uygun finansmana erişmelerini önemsiyoruz. Hedefimiz, şirketlerin sürdürülebilir dönüşümü verimliliklerini ve rekabet güçlerini artıran bir yatırım fırsatına dönüştürmelerini sağlamak.

Türkiye Sigorta Birliği Başkanı Ahmet Yaşar:
İklim risklerini yönetebilme kapasitesi ülkelerin rekabet gücünü belirleyecek
• COP31’in Türkiye’de düzenlenmesi sigorta sektörü açısından neden önemli? Sektörde nasıl bir dönüşüm yaratabilir?
İklim risklerini yönetebilme kapasitesi, önümüzdeki dönemde ülkelerin rekabet gücünü de belirleyecek. Türkiye’nin COP31’e ev sahipliğini, sigorta sektörünün bütün bu alanlardaki katkısını ortaya koyabileceğimiz önemli bir fırsat olarak değerlendiriyoruz. Bizim için asıl mesele yalnızca iklim risklerinin sigortalanması değil, toplumun ve ekonominin koruma açığının azaltılmasıdır. Sektörümüz de geleceğin iklim koşullarını fiyatlamasına, teminatlarına ve uzun vadeli yatırım tercihlerine daha fazla dahil etmek durumunda. Hedefimiz, COP31’den yalnızca değerlendirmelerle değil, uygulanabilir modeller ve kalıcı iş birlikleriyle ayrılmak.
• Türkiye Sigorta Birliği olarak COP31 gündeminizde hangi başlıklar öne çıkıyor? Zirveden en somut beklentiniz nedir?
Bizim önceliğimiz, iklim karşısında ekonomik kayıpların nasıl azaltılacağı ve gerekli yatırımların nasıl finanse edileceğidir. Gündemimizde şehirlerin ve altyapının dayanıklılığı, enerji dönüşümü, tarımsal üretim, gıda güvenliği ve iklimin sağlık üzerindeki etkileri önemli yer tutuyor. 11-14 Kasım’da Antalya’da gerçekleştireceğimiz Sigorta Evi’ni, bu konuların farklı sektörlerin katılımıyla ele alınacağı bir buluşma noktası olarak kurguladık. 13-14 Kasım’da Birleşmiş Milletler Çevre Programı ile birlikte Küresel Sürdürülebilir Sigortacılık Zirvesi’ni düzenleyeceğiz. Sigorta Evi’ni COP31 sonrasında da devam edecek uluslararası bir iş birliği platformunun başlangıcı olarak değerlendiriyoruz.
• Sigorta sektöründe sürdürülebilirlik odaklı ürün ve hizmetler ne kadar gelişti? Bu alandaki büyüme potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ekonomideki dönüşüm, sigorta ihtiyacının niteliğini de değiştiriyor. Bugün yenilenebilir enerji tesisleri ve çatı tipi güneş panelleri için sunulan teminatlar, elektrikli araçlara özgü çözümler ve TARSİM’in kuraklık dahil belirli tarımsal risklere karşı sağladığı koruma, bu alandaki birikimin örnekleri olarak göze çarpıyor.
Önümüzdeki dönemde enerji depolama, enerji verimliliği ve iklime uyum yatırımlarının yeni ihtiyaçlar doğuracağını düşünüyoruz. Belirli göstergeler üzerinden ödeme yapılmasına dayanan parametrik sigortalar da bazı alanlarda farklı seçenekler sunabilir. Dolayısıyla burada önemli bir büyüme alanı görüyoruz; ancak bu büyümenin sağlam teknik temeller üzerinde gelişmesini önemsiyoruz.
• COP31 sonrasında sigorta sektörünün iklim değişikliğiyle mücadelede daha etkin rol üstlenmesi için hangi düzenlemelere ve iş birliklerine ihtiyaç var?
Sigorta korumasını uzun vadede erişilebilir tutmanın yolu, kayba yol açan koşulları iyileştirmekten geçiyor. Bu nedenle kamu politikalarıyla sektörün teknik birikimi arasında daha yakın bir bağ kurulmasına ihtiyaç var. Risk azaltıcı yatırımların teşvik edilmesi ve sigortacılık bilgisinden yerel planlamada yararlanılması bu açıdan önemli.
Düzenleyici çerçevede de iklim risklerinin şirket yönetiminde, mali planlamada ve raporlamada nasıl ele alınacağına ilişkin açıklık sağlanması yararlı olacaktır. Finansman tarafında ise bankaların, sigortacıların, reasürörlerin ve kalkınma kuruluşlarının birbirini tamamlayan roller üstlenmesi gerekiyor.

Özyeğin Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Gökhan Özertan:
İklim kriziyle birlikte gıda enflasyonu önemli bir sorun olmaya devam edecek
• Artan kuraklık, aşırı hava olayları ve su kıtlığı Türkiye’de tarımsal üretimi ve gıda fiyatlarını nasıl etkiliyor? İklim değişikliği gıda enflasyonunu kalıcı bir sorun haline getirebilir mi?
Bu durum küresel olarak da Türkiye için de geçerli. Tarımsal üretim bitkisel üretim tarafında da hayvancılık tarafında da yüksek riskler taşıyor. Küresel ısınma ile birlikte bu riskler artıyor ve hem bitkiler hem de hayvanlar strese giriyor. Bunun üzerine ekstrem hava olayları eklenince risk daha da büyüyor. Arz tarafında bir baskı oluşması kaçınılmaz. Ekonomik olarak küresel ölçekte yaşanan zorluklar da buna ekleniyor. Bir de tabi politik çekişmeler ve savaşlar söz konusu. İsrail-Filistin, Rusya-Ukrayna ve Hürmüz Körfezinde bunu gördük. Sonuçta ekonomik, politik ve çevresel baskılar ve krizler sonucu gıda fiyatları küresel olarak artıyor, bu durum birebir Türkiye’ye de yansıyor. Önümüzdeki dönemlerde iklim krizi bizim coğrafyamızda etkili olmaya devam edecek, diğer baskılar ile birlikte gıda enflasyonu da önemli bir sorun olmaya devam edecek.
• Türkiye’de tarımsal üretimin sürdürülebilirliği açısından en büyük iklim riskleri neler? Su kaynaklarının azalmasına karşı hangi önlemler öncelikli olmalı?
Burada temel hedef sürdürülebilir, doğa dostu üretim olmalı. Bunun için de toprağı, suyu ve tüm kaynakları doğa dostu üretimin gerektirdiği şekilde kullanmanız gerekiyor. Kimyasalları çok yoğun kullanıyoruz, toprağı kimyasal boğuyoruz. Ekonomik faaliyetleri ise doğa dostu gerçekleştirmediğimiz için yoğun karbon salımına sebep oluyoruz. Su kaynaklarına yönelik alınacak tedbirler belli. Burada zor olan iradeli bir şekilde tedbirleri hayata geçirmek. Ağırlıkla politik sebeplerle ürün deseninde değişime gitmek zorlaşıyor. Bunun sonucunda da suyun az olduğu yerde çok su tüketen bitkiler yetişiyor. Diğer tarafta da üreticinin ve sanayinin ekonomik beklentileri var. Bu da problemi çözmeyi zorlaştırıyor. Önceliğin sürdürülebilirlik olduğunu düşünüyorum, gerekli politika değişikliklerine gidilmediği durumda önümüzdeki dönemlerde önemli kayıplar ile karşılaşmamız ve gıda güvencesinde sorunlar yaşamamız söz konusu olacak diye düşünüyorum.
• Türk tarımının iklim değişikliğine uyum sağlaması için hangi yatırımlara ihtiyaç var? Çiftçilerin bu dönüşümü gerçekleştirebilmesi için nasıl bir finansman modeli oluşturulmalı?
Bu konu küresel olarak gündemde. Önemli miktarda kaynak yeşil finansmana ayrılıyor. Türkiye tarafında ise, kamu da özel sektör de alternatif modeller geliştiriyor. Ölçeği olan işletmeler bu kaynaklara daha rahat erişiyor ancak özellikle Türkiye gibi aile işletmelerinin yoğun olduğu ve ölçeğin küçük olduğu bir ülkede teminat tarafında da finansal okur-yazarlık tarafında da iyileştirmelere ihtiyaç var. Tek bir model ya da formül ile finansmanı, diğer sektörlerde olduğu gibi, tarım sektöründe de çözmek zor. Gerek fonlama gerek sigorta tarafında Türkiye’deki tarımsal işletmelerin yapılarını temel alan modellere ihtiyaç duyuluyor.

Ambalaj Sanayicileri Derneği (ASD) Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Sarıbekir:
Döngüsel ekonomiye geçiş sektörümüzün geleceğini belirleyecek
• Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, ambalaj sanayisinin yeşil dönüşümü açısından hangi fırsatları yaratabilir? Sektör olarak zirveden beklentileriniz neler?
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapmasını, sanayide yeşil dönüşüm hedeflerimizi ve sürdürülebilir üretim potansiyelimizi dünyaya tanıtmak açısından önemli bir fırsat olarak görüyoruz.
Ambalaj sanayisi, üretimden geri dönüşüme uzanan değer zincirinin önemli bir parçası. COP31’in çevresel hedefleri somut yatırımlara dönüştürmesini bekliyoruz. Enerji verimliliği, yenilenebilir enerji, geri dönüşüm altyapısı, atıkların kaynağında ayrıştırılması ve düşük karbonlu üretim önceliklerimiz arasında. İlk 10 ihracat pazarımızın 8’inin Avrupa ülkesi olması, çevresel standartlara uyumun önemini artırıyor.
COP31’i Türk sanayisinin dönüşümünü hızlandıracak iş birlikleri için bir platform olarak değerlendiriyoruz. Sürdürülebilirliği yalnızca bir uyum maliyeti olarak görmemeliyiz. Doğru yatırımlarla verimliliği artırabilir, yeni pazarlara erişebilir ve daha yüksek katma değerli üretim gerçekleştirebiliriz.
• Ambalaj sanayisinin döngüsel ekonomiye geçiş sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Geri dönüştürülebilir ambalaj üretiminde Türkiye’nin mevcut konumu ve gelişim potansiyeli nedir?
Ambalaj sanayisinde döngüsel ekonomiye geçişi, sektörümüzün geleceğini belirleyecek temel dönüşüm alanlarından biri olarak görüyoruz. Amaç yalnızca geri dönüşümü artırmak değil, daha az kaynak kullanan ve geri dönüştürülebilen ambalajlar geliştirmek.
Türkiye, üretim kapasitesi ve ihracat deneyimiyle güçlü bir altyapıya sahip. Sıfır Atık Hareketi’yle geri kazanım oranı 2017’de yüzde 13’ten 2025 sonunda yüzde 37,5’e yükseldi. Depozitosu Olan Ambalajlar uygulaması da önemli bir eşik. Ancak atıkların ayrı toplanması, etkin ayrıştırma ve kaliteli, izlenebilir ham madde sağlanması gerekiyor. AB’nin Ambalaj ve Ambalaj Atıkları Tüzüğü kapsamında 2030’a doğru güçlenecek şartlara erken uyum, ihracatçılarımızın rekabet gücünü koruyacak. Türkiye, doğru altyapı ve iş birlikleriyle uluslararası pazarlara sürdürülebilir ambalaj çözümleri sunan bir üretim merkezi olabilir.
• Türk ambalaj sanayisinin düşük karbonlu ve sürdürülebilir üretime geçişi için ne kadar yatırıma ihtiyaç var? Şirketlerin bu yatırımları finanse ederken karşılaştığı en büyük zorluklar neler?
Türk ambalaj sanayisinin düşük karbonlu üretime geçişi için gereken yatırım tutarını tek bir rakamla ifade etmek kolay değil. Sektörümüz farklı ambalaj türlerini kapsıyor ve her malzemenin dönüşüm ihtiyacı değişiyor. Öncelikli yatırımlarımız arasında enerji verimli üretim hatları, yenilenebilir enerji, atık ve su yönetimi, geri dönüşüme uygun tasarım ve dijitalleşme bulunuyor. Bu yatırımlar, enerji ve ham madde tüketimini azaltarak maliyetlere de katkı sağlıyor.
2026’nın ilk yarısında ihracatımız yaklaşık yüzde 9 artışla 3,8 milyar dolara ulaşırken ihraç ettiğimiz ambalaj miktarı yüzde 12 arttı. Dönüşümde en önemli konulardan biri finansmana erişim ve yatırım maliyetlerinin yönetilmesi. Yeni teknolojilerin yüksek ilk yatırım maliyetleri, enerji altyapısının yenilenmesi ve geri dönüştürülmüş ham madde arzının bazı alanlarda yetersiz kalması, firmaların yatırım kararlarını etkiliyor.

Aydem Enerji CEO’su Serdar Marangoz:
COP31’den en büyük beklentimiz kömür santrallerinin dönüşümünde yol haritası
• COP31’in Türkiye’de düzenlenecek olması, Aydem Enerji’nin enerji dönüşümü ve sürdürülebilirlik stratejisi açısından nasıl bir önem taşıyor?
COP31’in Türkiye’de düzenlenmesini ülkemizin enerji dönüşümü açısından önemli bir fırsat olarak görüyoruz. Zirveden en büyük beklentimiz, yerli kömür santrallerinin yenilenebilir kademeli bir şekilde dönüşümüne ilişkin yol haritasının netleşmesine yönelik adımların atılması. Bugün hem Türkiye’de hem de dünyada kömürden çıkış ve enerji dönüşümü önemli gündem başlıkları arasında yer alıyor. Aydem olarak yaklaşık 1.000 MW’lık termik kurulu gücümüzün dönüşümüne ilişkin yol haritası belirlendiğinde hibrit yenilenebilir enerji yatırımlarına hızla başlayabilecek durumdayız. Bu süreçte enerji arz güvenliğinin sağlanmasını ve mevcut baz yük gücünün yedek kaynak olarak korunmasını da önemli buluyoruz.
• Aydem Enerji’nin yenilenebilir enerji yatırımlarına ve kurulu gücünü artırmaya yönelik hedefleri nelerdir? Önümüzdeki dönemde hangi yatırım alanları öncelikli olacak?
Önümüzdeki üç yılda yaklaşık 700 milyon dolarlık yatırımla yenilenebilir enerji kurulu gücümüzü 2.000 MW’a, toplam kurulu gücümüzü ise 3.000 MW’a çıkarmayı hedefliyoruz. Bugün 1.216 MW yenilenebilir enerji kurulu gücümüzün yanı sıra 800 MW’lık bir proje havuzuna sahibiz. Yatırımlarımızda güneş, rüzgâr ve enerji depolama teknolojilerine öncelik veriyoruz. Özellikle depolama sistemlerini, yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerjinin daha istikrarlı şekilde kullanılabilmesi açısından önemli görüyoruz. Şanlıurfa’da toplam 600 MW mekanik güce ve 450 MWh depolama kapasitesine sahip iki depolamalı güneş enerjisi projesi üzerinde çalışıyoruz. Kırklareli’ndeki depolamalı rüzgâr projemizin yanı sıra mevcut santrallerimizde kapasite artışı ve hibrit güneş enerjisi yatırımlarımızı da sürdürüyoruz.
• İklim değişikliği, özellikle hidroelektrik üretimi başta olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarını nasıl etkiliyor? Aydem, iklim risklerine karşı hangi önlemleri alıyor ve üretim sürekliliğini sağlamak için nasıl bir strateji izliyor?
Yağış rejimlerindeki değişimler hidroelektrik üretimini doğrudan etkiliyor. 2026 yılında son yedi yılın en iyi yağış seviyelerine ulaştık ve hidroelektrik santrallerimizin üretimi neredeyse iki katına çıktı. Ancak kuraklık riskine karşı enerji kaynaklarımızı çeşitlendirmeye önem veriyoruz. Bu çerçevede güneş ve rüzgâr kapasitemizi artırarak yenilenebilir enerji portföyümüzde hidroelektriğin payını yüzde 70-80 seviyelerinden yüzde 50’lere düşürmeyi hedefliyoruz. Rüzgâr santrallerimize entegre ettiğimiz hibrit güneş yatırımları sayesinde rüzgârın olmadığı dönemlerde de enerji üretebiliyoruz. Uşak’taki hibrit yatırımımızla kapasite kullanım oranımızı yüzde 22’den yüzde 34’e yükselttik. Böylece mevcut santrallerimizin verimliliğini artırırken iklim koşullarına karşı daha dengeli ve sürdürülebilir bir üretim yapısı oluşturuyoruz.