2025 yılı, piyasalar açısından dirençli ama eşit dağılmayan bir toparlanma sundu. Aralık ortası itibarıyla, Japonya %24’lük yükselişle başı çekerken, Birleşik Krallık %20, Euro Bölgesi %17, Çin %16 ve Hindistan %9’luk artışlarla yılı tamamladı. ABD ise %14’lük performansla, büyük ekonomiler arasında en düşük ikinci yıllık getiriye imza attı. Bu farklılıklar, yatırım kararlarının artık sadece küresel büyüme eğrisine değil; ülke bazlı kırılganlıklara ve yapısal dönüşümlere bağlı olduğunu bir kez daha gösterdi. Emtia cephesinde tablo çok daha çarpıcıydı. Altın, merkez bankalarının yoğun alımları, fiziki talep, arz açığı ve jeopolitik risklerin artmasıyla yaklaşık yaklaşık %70 yükseldi. Gümüş %150’nin üzerinde prim yaparken; bakır %38, platin ise %152 ile olağanüstü kazanımlar sundu. Öte yandan, petrol fiyatları küresel talep beklentilerinin zayıflamasıyla sert geri çekildi. WTI %18.57, Brent ise %16,58 oranında değer kaybetti. Tahvil piyasaları ise 2025 boyunca yönsüzlükle boğuştu. Enflasyonda düşüş sinyalleri artsa da yeni yıla başlarken merkez bankalarının temkinli duruşu ve makro veri akışındaki dalgalanmalar, faiz eğrisinde keskin geçişlere neden oluyor. Yılın sonunda oynaklık azalırken; yön hâlâ belirsiz.
2026’ya girerken küresel ekonomi, senkronize büyümeden çok bölgesel ayrışmaların belirlediği bir döneme giriyor. Goldman Sachs ve JPMorgan gibi önde gelen kurumların projeksiyonlarına göre, dünya GSYH’si bu yıl %2,6–2.8 bandında büyüme göstermesi bekleniyor. Bu ne bir resesyon sinyali ne de bir büyüme patlaması. Daha ziyade, yeni normallere adapte olan bir dünya ekonomisini temsil ediyor; Asya ve ABD arasındaki iki uçlu faiz tahterevallisi, daha yavaş küreselleşme ve daha karmaşık jeopolitik dengeler.
Amerika Birleşik Devletleri, güçlü tüketim dinamikleri, işgücü piyasasındaki direnç ve sanayi yatırımlarıyla görece pozitif bir konumda. Dijital altyapı ve enerjiye yönelik yatırımlar, büyümeyi destekliyor. Ancak 2026, aynı zamanda bir seçim yılı. Bu durum maliye politikası yönü, regülasyonlar ve piyasa oynaklığı açısından belirsizlikleri artırabilir.
Avrupa, ekonomik olarak daha zor bir zeminde ilerliyor. Almanya’nın büyüme performansı hâlâ zayıf; üretim eksenli modelin baskısı hissediliyor. Fransa ve İspanya ise daha dirençli bir eğilim gösterse de genel olarak Euro Bölgesi’nde iç talep düşük seyrediyor. Avrupa Merkez Bankası’nın faiz indirimine ilişkin yaklaşımı ise oldukça temkinli. Enerji dönüşümü ve mali disiplin beklentisi, uzun vadeli yatırımlar için umut verse de; piyasa katılımcılarının son derece seçici olması gereken bir dönemden geçiliyor.
Asya, bölgesel farklılıklara rağmen dinamik bir resim sunuyor. Hindistan, yüksek büyüme temposunu sürdürürken; reform süreci, teknoloji yatırımları ve iç talep destekleyici rol oynuyor. Güneydoğu Asya ülkeleri, küresel tedarik zincirindeki yeniden yapılanmadan doğrudan fayda sağlıyor. Çin ise artık daha temkinli ama yönü belli bir büyüme modeline geçiş yapmış durumda. Stratejik sektörlere odaklı teşvikler, finansal istikrar arayışı ve yapısal dönüşüm; Çin’in büyümesini daha sürdürülebilir kılma çabasını gösteriyor.
2026 yılına girerken tahvil piyasaları daha öngörülebilir bir zemine kavuşuyor gibi görünse de, yatırım kararları hâlâ karmaşık bir denklem içinde şekilleniyor. Enflasyonun gerilemesi ve merkez bankalarının faiz artış döngüsünü tamamlamasıyla birlikte, ABD 10 yıllık tahvil getirilerinin %3,75–4.25 bandında seyretmesi bekleniyor. Arz baskısı ve yüksek yeniden çevrim ihtiyacı piyasada kırılganlık yaratmaya devam ediyor.
ABD’nin toplam devlet borcu, 2025 sonunda yaklaşık 38 trilyon dolara ulaştı. Daha da önemlisi, bu borcun yaklaşık üçte biri (yaklaşık 10 trilyon dolarlık kısmı) 2026 içinde vadesine ulaşacak. Bu da tarihi ölçekte bir refinansman yükü anlamına geliyor. Artan faiz ödemeleri ve büyüyen borç servis ihtiyacı, ABD Hazine’sini daha sık ve daha büyük ölçekli ihraçlara zorlayacak. Bu durum, arz-talep dengesini kırılganlaştırarak yalnızca getiri eğrileri üzerinde değil, yatırımcı iştahı ve piyasa likiditesi üzerinde de doğrudan etkili olacaktır.
Kurumsal tahviller tarafında, özellikle yatırım yapılabilir nota sahip şirketlerde güçlü bilançolar destekleyici bir unsur olmaya devam ediyor. Ancak yüksek getirili segmentte, kredi riskine karşı duyarlılık artmış durumda. Seçici yatırım gereksinimi enerji, finans ve dayanıklı tüketim gibi sektörlerde fırsatları öne çıkarıyor. Bu ortamda Japonya da dikkatle izlenmeli. 2026 bütçesi kapsamında Japon hükümetinin tahvil ihracında artışa gitmesi ve borçlanma maliyetlerinin yükselmesi bekleniyor. Artan yerel tasarruf oranları, iç piyasada tahvillere olan ilgiyi artırırken, Japon devlet tahvili getirileri yükselme eğiliminde. Bu gelişme, küresel yatırımcıların portföylerinde ABD Hazine tahvillerinden kısmen çıkış yapmasına ve fon akımlarının yön değiştirmesine neden olabilir. Bu da ABD getirileri üzerinde ilave yukarı yönlü baskı anlamına geliyor.
2026 tahvil stratejisi, yalnızca faiz seviyelerine değil; arz takvimine, uluslararası sermaye hareketlerine, refinansman yüküne ve merkez bankası yönlendirmelerine karşı duyarlı, aktif bir yapıda olmalı. Süre (duration) yönetimi, tahvil eğrilerindeki bölgesel farklar ve piyasaya giren/çıkan fonların izlenmesi, sadece getiri sağlamak için değil; aynı zamanda riskten korunma amacıyla da kritik öneme sahip olacak.
2025’in teknoloji odaklı rallisi, 2026’da daha disiplinli bir seçicilik dönemine evriliyor. Yapay zekâ ve yarı iletkenler hâlâ büyümenin önemli sürükleyicileri; ancak değerlemelerin ulaştığı seviyeler, risk-getiri analizlerini ön plana çıkarıyor. Sanayi ve hammadde odaklı sektörler, altyapı yatırımları, enerji dönüşümü ve savunma harcamaları sayesinde yeniden gündemde. Bakır, lityum ve nadir toprak metallerinde süregelen arz kısıtları, yapısal destek sağlıyor. Finansal sektör, özellikle faiz eğrisinin normalleştiği senaryolarda potansiyel sunuyor. Sigorta şirketleri, alternatif varlıklar (hedge fonlar – girişim sermayesi – risk sermayesi vb.) bu alanda dikkat çekiyor. Tüketici segmentinde ise tablo iki yönlü: güçlü işgücü piyasalarının sürdüğü ülkelerde talep dinamikleri olumlu kalabilir. Ancak yüksek borçluluk ve sıkı kredi koşulları, bazı segmentlerde kırılganlık yaratabilir. Lüks tüketim ve ulaşım gibi deneyim odaklı alt sektörler özellikle Asya’da destekleyici görünüm sunuyor.
Yeni yıl, geçmişin kazananlarını tekrar etmek değil; yeni desenleri doğru okumak ve stratejiye entegre etmek yılı olacak. Enflasyon baskısı azalıyor, faiz oranları döngünün tepe noktasına ulaştı, büyüme ise yönünü yeniden tanımlıyor. Bu ortamda portföyler, yalnızca çeşitlendirilmiş değil; aynı zamanda yapılandırılmış, içgörüyle yönlendirilmiş ve risk yönetimiyle dengelenmiş olmak zorunda. Hisse senetleri, özellikle gelişmiş piyasalar dışındaki varlıklar açısından cazip değerlemeler sunuyor. Sabit getirili menkul kıymetler, yeniden anlamlı bir gelir kaynağı haline gelirken; burada da pasif değil, aktif stratejiler fark yaratacak. Reel varlıklar hem enflasyona karşı koruma hem de jeopolitik oynaklığa karşı istikrar unsuru olarak öne çıkıyor. Velhasılıkelam yatırım evreni, artık eski döngüleri taklit etmiyor; yeni desenler çiziyor.
Bir yıl daha son bulurken ufukta; gelecek yıl bize bir mucize borçlu değil belki ama biz ona hazırlanmakla yükümlüyüz.
Yılın aydınlık olması dileğiyle …